California Cevizi
California Cevizi

Gökyüzüne Doğru…

Yataktan çıkıp, ipek sabahlığımı giyerek pencere önüne geçiyorum. Üzerinde binlerce ayak izinin olduğu New York sokakları, şimdi bana doğru uzanıyor. Yürüyebilmem, düşünebilmem, kabullenebilmem ve affedebilmem için… İlk adımımı atmaya hazır mıyım?

 

Boy aynasına bakıyorum. Dün gece kurutmadan uyuduğum saçlarımdaki doğal dalgalara bayılıyorum. “Allah’ım işine karışmak gibi olmasın ama beni, dalgalı saçlı yaratsaydın daha güzel olurmuş” diyorum. Kendime gülüyorken bir an canlanıyor gözümde: Cihan’la birbirimize karıştığımız ilk gecenin sabahında aynanın karşısına geçip “saçlarımın güzelliğini görüyor musun? Nasıl böyle oldular?” diye soruyorum, “sadece saçlarının değil senin güzelliğini görüyorum” cevabını veriyor, uzandığı yerden… O’na doğru yürüyorum, dudağına bir öpücük yakıştırmak için yaklaşırken “bir öpücük ver be!” diyor. Gülerken öpüyorum, gülüşünden öpüyorum… İçimde esen ılık rüzgârla yanımda olduğunu, bana dokunduğunu hissediyorum. Yalnızlığım konuşuyor: “saatlerdir kendi sesini bile duymadın, Cihan nasıl yanında olsun?” “Kimsenin gerçekleri duymaya ihtiyacı yoktur, iç sesim sana ne oluyor?” diyorum.

 

Sokakların gürültüsü, yalnızlığımı örter düşüncesiyle hazırlanmaya başlıyorum. Siyah üzerine rengârenk çiçeklerle süslenmiş minicik şortumu giyiyorum, arkası dantelli mor atletimi üzerine geçiriyor, en sevdiğim siyah blazer ceketimle tamamlıyorum. Rahat yürürüm diyerek ayağımı babetlere uzanmışken, pembe dolgu topuklu sandaletlerimde karar kılıyorum. Takılarımın olduğu çantayı açıyorum ve bugün, boynumda olmasını istediğim kolyeyi buluyorum: dünyayı yani cihanı omuzlarında taşıyan, mitolojik tanrılardan Atlas figürlü kolyeme dokunuyorum… Ellerim uzanıyor, boynuma gidiyor, “Atlas kadar güçlü değilim, Cihan’ı omuzlarımda taşıyamadım” diyorum. Bir kere daha iç sesim konuşuyor: “çok az, çok geç!”

 

New York’un hep ilkbahar tadındaki havasıyla ürperiyorum, içime çekiyorum. Central Park’a doğru yürürken gülümsüyorum, hafiflediğimi hissediyorum. Kahvemden ve ruhumdan bir yudum alıp ısınıyorum. Banklardan birine oturup bulutlara doğru bakıyorum. İlk gençliğimden bir an; çimlere uzanmış, üzerinden geçen bulutları aşka benzeten Feraye’yi uzaktan izliyorum…

 

İç sesim, annemin sesi, Cihan’ın sesi; dolanıyor etrafımda. Hangisini dinleyeceğime karar veremiyorum, ayrıştırmak istiyorum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Kendimi dinliyorum.

 

O sabah, Central Park’taki o sabah Cihan’ın ruhunu, aşkımızı, acılarımızı, mutluluklarımızı, hayallerimizi avuçlarımın içine alıyorum. Ellerimi birleştiriyorum, açıyorum, yeniden bakıyorum. Dudaklarımı, ellerime doğru uzatıyorum, gökyüzüne üflüyorum, arşa ulaştırıyorum. Kalbimin özgürleştiğini, büyüdüğünü hissediyorum. Geçmişi orada bırakıp, yeni bir şehirde yeni bir hayata doğru yürümeye başlıyorum.


 

Feraye Demir
Yüksek Topuklar – Köşe Yazarı
ferayedemir@gmail.com

 

2 Yorum

  1. Direnmekten bilenmekten kudretli görünmekten sabır adı altında tanrı ile sözleşmekten öyle gibi böyle gibi çarpılıp böülnmekten büründüğüm örtüleri ölçüp biçmekten
    Su akar yolunu bulur eğer inanırsan…

Yorum Yapın