California Cevizi
California Cevizi

O Kadını Çok Sevdim!

Asya’mı, boncuk gözlerini, pırıl pırıl bakışlarını, keskin konuşmalarını, kendinden başka kimseyi yormayan ruhunu, işte böyle çok seviyordum. Feraye’yi, denizin mavisinde gözlerimi, meraklı bakışlarımı, hep bir adım geri gidecek gibi ürkek konuşmalarımı, kendinden başka kimseyi yormayan ruhumu işte böyle çok seviyordu. Çünkü, biz iki kadın; başka yollarda yürürken bile yol arkadaşı olmuştuk. Ne ikimizi de aldatan bir erkek sınır çizebilmişti kalplerimizin arasına ne de çalıştığımız şirketteki hiyerarşi… Ben, nasıl Asya’nın küçük meleği olmuşsam, O da benim kalbimin sahibi, incecik kollarımın sarmak istediği bebek olmuştu. Bir kadın, başka bir kadını bu kadar çok sevebilir miydi? Nazını çekebilir miydi? Saçlarını boyatırken “başını biraz öne eğer misin?” diyen kuaföre “başın öne eğilmesin aldırma gönül, aldırma!” diye şarkı söyleyerek yanıt veren kadına, hayran olunabilir miydi? Olabilirdi, her şey mümkündü ama bizi bekleyen son, mümkün olmamalıydı!


Bir akşam, Asya’nın Nişantaşı’ndaki yeni evinde oturuyorduk. Sehpanın üzerinde bilgisayar vardı ve müzik dinliyorduk. Yeni şarkılar açmak için bilgisayara uzandım, klasörler arasında dolaşırken “Gotan Project” şarkılarında karar kıldım, “evet, ben de bunu istiyordum!” dedi Asya, gülümseyerek baktım, “bir süre sonra iletişim kurmak için konuşmamıza gerek kalmayacak” dedim… Hani ben, “kimseyi yormaz kendinden başka” diyordum ya Asya’m için, başka insanlar öyle düşünmüyordu, Cihan bile! “O kadında, seni tüketen bir şey var, sen Asya için hiçbir şey yapamazsın” diyordu. Oysa ben, Asya’nın yanında olduğum her an için şükrediyordum, beni çoğaltıyordu. Dik dik bakışlarıyla, o an uydurduğundan emin olduğum hikâyeleriyle, yazdıklarıyla, söyledikleriyle beni zenginleştiriyordu.


O Kadını Çok Sevdim!

Başka bir gün, Nişantaşı’nda buluşup yürüyerek Beşiktaş’a inmiş, vapurla Kadıköy’e yani bana göre Anadolu Yakası’na geçmiştik. Vapur yolculuğu boyunca bana Tevrat’tan, yakın tarihten olaylar anlatmış, etrafımızdaki onlarca insana rağmen burnumdaki siyah noktaları sıkmıştı. “Asya, ama çok acıyor!” dediğimde “Eğer bunları sıkmazsak, hepsi sivilce olacak” diye gözdağı vermiş, birkaç gün sonra sıktığı bütün siyah noktalar sivilce olmuştu.


Kadıköy’de yol üstünde bir parfümeriye uğrayıp denemek için stantta duran ürünlerle makyaj yapmış, kıyafet satan mağazalara burun büküp kitapçıları dolaşmıştık. İki avare gibi Kadıköy’ün sokaklarında gezinirken, Asya, çocukluk arkadaşının babasını görmüş, sımsıkı sarılmıştı. Şimdi, ismini hatırlamadığım ama yüzünü adım gibi bildiğim o baba “Asya, keşke daha sık görüşebilsek, nasıl özlüyorum” dediğinde “söz veriyorum, yakında geleceğim” demişti. Yüzü gülüyordu, Asya’m mutluydu, ben de mutluydum.


Tıpkı bugünlerdeki gibi sonbahar başlamıştı, akşamüstleri üşümeye başlıyorduk, üzerimize sıcak tutacak kıyafetler giyiyorduk. Ben hep “Pretty Woman” filminin ikinci evresinden fırlamış gibiydim, O da annesinden doğarken son anda kız çocuk olmaya karar vermiş gibi… Beni her görüşünde “Kızım, o etek var ya belinin inceliğini nasıl ortaya çıkarmış!”, “Kızım, o göz kalemi sana nasıl da yakışmış!” diyordu, ben “Asya, gel sana da yapalım” teklifinde bulunduğumda “benden geçti artık” diyordu ama aramızda sadece iki yaş vardı… Sonra bir baktım ki ne kadar süreceğini bilemediğim bir ömür olmuş…


 

Feraye Demir
Yüksek Topuklar – Köşe Yazarı
ferayedemir@gmail.com

2 Yorum

  1. Kalemin akmiış gitmiş bir kez daha
    ne güzel bitirmişsin feraye gene yazının “Sonra bir baktım ki ne kadar süreceğini bilemediğim bir ömür olmuş…”
    Yüregine sağlık feraye …

Yorum Yapın