California Cevizi
California Cevizi

Bekle Beni!

Karar vermek çok önemli ve vazgeçilmezi yaşamın. Karar vermek yoruyor beni ama artık… Zorluyor. Yorgunluktan mıdır bilemem ama… Zorluyor çok…

Kafa karışıklığı bir hastalık mı? Eğer hastalıksa, bende ondan var şimdi. Hem de ileri derecede hastayım, duyurulur. Hastalığım gün be gün depreşiyor. Kötüleşiyorum haberiniz olsun.

Sanki bir su zihnim. Tabanına tortular çökmüş bir kap su. Karıştırmazsan berrak aslında. Tortular öyle aşağıda tabanda durursa… Su berrak. Yok, ama bir çalkalayıver de gör o zaman. Bulanıveriyor su. Hele bir de al eline bir çomak. Karıştır, karıştır. Su çamur gibi oluveriyor.

Tortular temizlenemez mi? Bu işin kolayı yok mu? Kepçe kepçe çıkarılamaz mı dışarı? Zor mu o kadar? Yoksa imkânsız mı gerçekten dupduru olabilmek?

Yıllarca yerinden oynatılmayan tortuların taşlaştığını düşünürsek, aslında yapılması gereken onlara hiç dokunmamak olabilir mi? Geçmişi öylece bırakabilmek… Taşlaştırmak…”Şimdi”yi bulandırmamak…

Her şey yoluna girmişti. Bir düzen tutturmuş gidiyordum. Çok mutlu olmasam da bir düzen vardı işte. Gidiyordu her şey yolunda. Ya da ben öyle sanıyordum.

Yerli yerinde görünüyordu hayatımın taşları. Görünüyordu ama acaba öyle miydi gerçekte? Bu taşları yerlerine oturtmak için ne uğraşmıştım. Ne oldu ama? Bir ses telefonun ucunda… Bir ses… Bütün taşlar ayaklanıvermişti birden. Yerlerinden çıkıvermişti. Deprem gibi, sel gibi. Yani felaket sonrası gibi her şey. Ama anlamıştım ki her felaket bir başlangıç için sıfırlatıyordu hayatımı. Sıfırlanmıştım ve yeniden yerleştirmeliydim işte taşlarımı.

Şöyle anlatsam yaşadığımı bir de; “tam o anda eski bir rüzgâr esiverdi”. Hani iskambil kâğıtları ile kuleler yaparsınız ya… Bin bir emek ile… Birden rüzgâr eser de yıkılıverir hepsi. Aynı öyle oldu. Geçmişten gelen bir ses telefonun ucunda… Güçlü bir rüzgâr gibiydi işte. Esiverdi ve yıkıverdi. Alt üst ediverdi tüm düzeni. Demek iskambil kâğıtları ile yapmayacaktım o kuleyi…

Bazen geçmişte bir şey yaşarsınız. Biter bir şekilde. Ama bilirsiniz derinlerde bitmemiştir. Tamamlanmamıştır. Son değildir son gibi olsa da. Belirsizdir aslında.

Bu hayatta neyi ne kadar bilebiliyorsunuz ki? İnsanoğlu için belirsizlik en zor şeylerden biri. Bir o kadar da hayatın parçası belirsizlik. Hem maddi, hem manevi. Çok zor belirsizlik ile baş edebilmek. Belirsizlik döneminde endişelerini yönetebilmek, bu döneme tahammül edebilmek ya da sabretmek… Kolay değil hiç…

Oysa insanoğlu hep belirsizlik içinde. Bilinmezlikle baş başa aslında. Bu hayattaki sınavımız belki. Bir saniye sonrasını bile bilemiyoruz ki… Tam oldu, hallettim derken bile… Bir ses telefonun ucunda…

Ve diyor ki o ses: “Bekle beni. Sadece bekle. “

Belirsizlik… Kabul edip beklemeli mi? Hak verseniz de ona, anlasanız da onu, sabretmek mümkün mü? Yokluğuna tahammül etmek ve belirsizlik içinde yaşamak? Mümkün mü endişeler ile baş edebilmek?

Belirsizliğe tahammül ediyoruz. Ama tahammülü bırakıp, sadece sabretsek… Tahammül savaş içeren bir eylem bence çünkü. Mücadele içeriyor. Sabır ise huzur. Sabırda ayrıca karşı olmak yok, katılım var. Tahammül etmek reaktif, sabır ise proaktif bir yaklaşım. Yani çözüme dönük bir yaklaşım.

Sabretsek ve beklesek. Çok mu teslimiyetçi olur? Su durulur mu? Taşlar yerine oturur mu? İskambil kâğıttan kulem sağlamlaşır mı? Bunun cevabı nerede? Tam içimde. Oracıkta duruyor işte… Tam da belirsizliğin yanı başında…

Figen Bıyık – Yüksek Topuklar
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Tüm Yazılarımı Okumak için Tıklayın!

Yorum Yapın